7Nisan Yeni Ay Dogumu

7 Nisan günü, İstanbul’a göre saat 13:24’de YENİAY adını verdiğimiz Güneş & AY kavuşumu gerçekleşecek.

YENİAY haritasını değerlendirirken, aşağıdaki göstergeleri dikkate alıyorum;

Güneş ve Ay, haritanın 9’uncu evinde ve KOÇ Burcu’nun 18 derecesinde kavuşuyor.YENİAY, Uranüs ile kavuşum içinde. Yükselen noktası ve Retro konumdaki Satürn ile de bir Ateş Üçgeni oluşturuyor. Aynı zamanda Pluto ile de kare açı yapıyor.Haritanın yükseleni Aslan Burcu’nun 18 derecesi.AY’ın yerleştiği KOÇ Burcu’nun yöneticisi Mars da bir Ateş Burcu olan Yay da ve 4’üncü evde. 8’inci eve yerleşmiş olan Balık’taki Neptün ile kare görünümde.

MEALİ;

Öncelikle ATEŞ etkisinde bir YENİAY yaşadığımız için, 7 Nisan’ın öncesi ve sonrasındaki bir kaç günün, çarpıcı gelişmelere, hızlı ve karşı koyma imkanı olmayan değişimlere sahne olacağını söyleyebiliriz.

Kişisel hayatlarımızda ani yolculuklara çıkma gereği ya da haberleşme trafiğinde artış yaşanabilir.  Sosyal düzlemde ise yayın organları üzerinden duyulacak ani haberler, gündemimize düşecek sosyal medya bombaları bu sürecin bir parçası olabilir.

Küçük bir kıvılcımın bir anda büyük bir yangına ya da bir kartopunun çığa dönüşmesi gibi, aniden gelişen bir olay, kontrol altına alınamadığı için beklenmedik sonuçlara yol açabilir.

Ya da ne zamandır çözüme kavuşmayan durumu belirli bir noktaya vardırmak isteyen bir kişi (kişiler), bir OLDU BİTTİ ORTAMI yaratmak amacıyla davranabilir ve etrafını da gaza getirebilir.

Ancak anlık gelişmelerin ateşine KENDİMİZİ KAPTIRMAMAK’ta, olan bitenle gaza gelerek değil, olayların içindeki sebep sonuç ilişkilerini fark ederek davranmakta fayda var!

ÖYLE ya da BÖYLE;

Karşı karşıya kalacağımız olaylar bizi, hayatımızdaki TIKANIKLIKLARA YARATICI ÇÖZÜMLER bulmak zorunda bırakacak!

Bir AYDINLANMA anı ile, başımızı hep başka yöne çevirmekte ısrar ettiğimiz için fark etmediğimiz bir çıkış noktasını, ya da mecbur olduğumuzu sandığımız için katlandığımız bir durumun açığını görebiliriz.

Beklenmedik bir gelişmeyle kendimizi bir belirsizlik denizinin içine atılmış bulursak eğer, her şeyi alıştığımız hale döndürmeye çalışmakla vakit kaybetmek anlamsız… Zira biraz özenle düşününce, aslında sinyallerin geçmişten beri var olduğunu ve bizim potansiyeli görmezden geldiğimizi ya da geciktirmeye çalıştığımızı kendimize itiraf edeceğiz.

Bir olayın ya da insanın bizi KÖŞEYE SIKIŞTIRMASI yüzünden, epeydir ertelediğimiz, kendimizde yapma gücünü ya da cesaretini bulamadığımız bir adımı atmak durumunda da kalabiliriz.Kendimizi disipline sokmayı beceremediğimiz konularda, alarm zilleri çalabilir ve biz acil bir toparlanma planı geliştirmek durumunda kalabiliriz.

Durum bu ise UNUTMAYALIM ki;  Alıştığımız düzeni kaybetme korkusu bizi sadece geciktirir ve önümüzde uzanan olasılıkları fark etmemize ve değerlendirmemize engel olur. Çıkılması zorunlu bir yolculuğu, atılması gereken bir  adımı ertelemek, giderek artan sıkıntılara yol açacaktır. Tembelliğimizin, korkularımızın, konfor alanımıza olan abartılı bağlarımızın bizi geri çekmesine izin vermeyelim.

ARKAMIZDAN KAPANAN HER KAPI, BİZİ YENİ BİR YOLCULUĞA ÇIKARTMAK İÇİNDİR. Kendimize güvenemediğimiz yerde dahi , hayatın bilgeliğine güvenmek bizi ayakta tutabilir 🙂

Tabi işin bir de ”ANİ BİR GÜDÜYLE BELİRSİZ SULARA UÇARAK ATLAMAK” boyut var :))))

Olayları istediğimiz yere getirme arzumuzu, koşulları kırılma noktasına getirecek kadar zorlamaya dönüştürmeyelim bu YENİAY’da…

Sabit fikirlilik, kafasına göre davranma arzusu, ısrarcılık ya da basitçe bencillik nedeniyle karşımızdakileri köşeye sıkıştırdığımız durumlarda, beklemediğimiz karşılıklar alabiliriz.

Hiç kimse KAYITSIZ ŞARTSIZ HÜKÜM SAHİBİ ya da VAZGEÇİLMEZ UNSUR değildir. İnsanları kıymetli yapan, fonksiyonlarıdır. Fonksiyonunu ”adaplıca” yerine getirmek yerine, borusunu öttürmeye, zorbalık taslamaya kalkanları hayat kendi yollarıyla ehlileştirir.

Sözün özü; eğer bu YENİAY’da fazla uçup da çakılan biz olursak, abarttığımızı fark ettiğimizde iş işten geçmiş olabilir. O aşamadan sonra bize kalan, bizi bu kadar fütursuz  yapanın, risk almaya itenin, hem ortalığı dağıtıp hem de ”Amaan bana bişey olmaz!” gevşekliğinde davranmaya sevk edenin ne olduğunu kendimize sormaktır…

Yaratan’ın sevgisini ve koruyuculuğunu da insanların sabrını da fazla sınamak iyi değildir 😉

Özüne sağlıklı bir güven duyamayan insanlar, kendi önem ve değerlerinin altını AŞIRI çizebilir, sürekli olarak üstten alabilir ve güçlerini insanların gözüne sokmak ister gibi davranabilirler. Bu içerdeki boşluğu, etraftan HAK EDİLMEYEN bir onay ve kabul görerek yamalamaya çalışmaktır.

Biz böyle davranmaya eğilim gösterdiğimiz durumları bu YENİAY’da fark edelim. Başka kişilerin böyle davrandığı durumlarda da, durumu göğüslemek, mücadele etmek yerine KENARA ÇEKİLELİM!

HIZINI ALAMAYAN, KENDİ DUVARINI BULUR VE İTİNAYLA ÇARPAR 😉

7 Nisan 2016, KOÇ Burcu’nda YENİAY; Uysa da Uymasa da Değişmek 😉

Android için WordPress ile gönderilmiştir

Üçlü Canlandırma Vuruşu

image

Üçlü Canlandırma Vuruşu;

Enerji akışınızı düzenlemek

Bağışık Sisteminizi Güçlendirmek

Metabolizmanızı Canlandırmak

Sağlığınızı Korumak

Enerjinizi Yükseltmek için yapılır.

Duygusal Çalkantıyı Düzenlemek.

Stresi Ve Gerginliği Azaltmak

Adım: K-27 (böbrek meridyeni) noktalarını ovun: Metobolizmayı canlandırır…Adım: Timüs noktasını dövün: Timüs bezinin ürettiği T hücreleri kanser ve mikroplara direnç gösteren bağışıklık sisteminin askerleridir. Bedenin enerji akışını yönetir ve düzenler. Stresli ortamlarda, negatif enerji yüklendiğiniz ortamlarda bu vuruşu mutlaka yapın.Adım: Dalak Noktalarına vurun. Enerji seviyenizi yükseltir ve bağışıklık sisteminizi kuvvetlendirir. Duygusal çalkantıya, sinire ve gerginliğe çok iyi gelir

scalar energy healing sayfasından çeviridir…

Her vuruşu 20 kez yapmanızı tavsiye ederim.

Android için WordPress ile gönderilmiştir

Kendime Gülüyorum

image

Sevgili Can Yücel’in beni bugün yakalayan mısraları.
Gülmek hemde nedensiz , nerde kimle nasıl olduğunu unutarak gülmek. Helede kendime gülmek . İşte bu bugün yaşadığım durum.

Bugün uzun zamandır gorusemedigim ama her daim teknoloji sağolsun haberlestigim can arkadaşımla birlikteydim. Hani deniyor ya hayat mesgalesi dalıp gidiyor insan bizde birkaç aydır benden sebep böyle olduk.

Ama bugün sırf onu görebilmek için düzenledik günümü ve iki demlik çayla sohbet çok güzeldi.

İyiki kendime guldugumde yanımda olan dostlar var.

Android için WordPress ile gönderilmiştir

Hep Anne Hep Anne Baba Nerde

              İnsanların, özellikle de erkeklerin suçları konuşulurken “sonuçta bu erkeği de yetiştiren bir anne” kalıbını illaki duyarız. Bunu ilkokula bile yolu düşmemiş, cehaletin koynunda kulaçlar atan bir köylü de telaffuz eder, bir kaç üniversite bitirmiş kallavi eğitimlerden geçmiş adamlar ve kadınlar da. Öyle kurtarıcı bir kalıptır ki bu, kullandığın vakit içinden çıkılamayan korkunç bir cinayetin, tecavüzün ve şiddetin bir çırpıda toparlayıcısı oluverir. Konu anne boklamak olunca halkımız boncuk gibi dizilip halaya durmakta bir saniye kaybetmez. Suçlar anne etrafına coşkuyla biriktirilirken; evin direği, masanın başı, yemeğin eti, saygı ve hürmet ile her daim kayrılan “Baba” çocuk yetiştirmekten azade sorumsuz dünyasında; dilediğince hovarda olabilir, çünkü elinin kiridir. İşten yorgun geldiği için pek tabi öfkeli olabilir! Disiplin amacıyla dayak atabilir. Zavallıcık evine ekmek getiremediğinden ve “karı dırdırından” cinnet getirip ailesini kırt kırt kesebilir, hakkıdır – ki zaten onu da annesi yetiştirmedi mi? Yetiştirememiş demek ki! Böyle sonsuz bir döngüdür gider. Annelerin çocuk yetiştirmedeki beceriksizliği toplumun bütün katmanlarının birleştiren muazzam bir argüman olarak tarafları rahatlatır. Peki gerçekten böyle midir? Toplumun işlediği ve işleyeceği bütün günahlar insan yavrusunu bedeninde büyütüp doğurdu diye anneye mi yüklenmelidir? Annenin diğer adı şamar oğlanı mıdır?

            Herkesin bildiği ve saat saat çeşitli vukuatlarla tecrübe ettiği gibi şu gördüğünüz toplum kanırttırırcasına ataerkildir. Bu toplumda kadınlar ancak birilerinin eşi ve kimilerinin annesi olunca makbul sayılırlar. Başıboş dolaşmaları, bir erkeğin mülkü olmamaları kabul edilemez. Evcil bir hayvan gibi sahiplenilip, ekmek verince terlik getirmeleri beklenilir. Kadının bu sistem içinde çıkabileceği en yüksek makam annelik olarak empoze edilmiştir ama o makam süslü laflarla pohpohlanışının, ayak tabanına cennet koyup kut kut kutsanışının aksine bu kusursuz tasarlanmış matrix’de ancak bir host, bir solucan deliği, bir kuluçka makinesi ile eşdeğerdir. Daha doğar doğmaz sistemin çarkına düşmüş, eline bebek, kepçe, tığ, iğne, leğen, mandal tutturularak annelik çalıştırılmış, duygularından çok bebek yapacağı rahmi ile ilgilenilmiş, olması istenen kişi olana dek afillice biçimlendirilmiş bir çalışmadır anne. Havadan düşmedi, ağaçtan toplanmadı, profesyonel bir laboratuvarda geliştirilip her eve bir adet gönderilmedi. Devletin böyle bir hizmeti yok herkes kendi annesini kendi yapıyor. Ve bu anne yapma düzeneği de gayet iyi bildiğiniz gibi erkek egemen sistemin üstünüze afiyet kokuşmuş taşaklarına bağlı. O sistem bir çocuk nasıl peydahlansın isterse çocuklar öyle peydahlanır, ne şekil büyüsün isterse o şekil büyür. Kimler hangi cinsiyeti seçecek, kimler hangi rollere bürünecek, kimler hangi suçlardan cezalandırılacak hepsi ezelden belirlidir. Böyle bir toplumda annenin çocuğu üzerindeki etkisi, bebeği erkeğin arzuladığı cinsiyette doğuramadığı için öldürülmesine kadar sıfırlanmıştır. Kendi soyadını kendi doğurduğu çocuğa vermesi çocuğun babanın mülkü olarak görünmesi yüzünden mümkün olmamış, bütün fiziksel cefayı çeken taraf olduğu halde soyun ondan sürmesi söz konusu dahi edilmemiştir.

         Anneler bu toplumun ürünlerinden biridir evet, erilliği benimsemiş, erkek yancılığının konforlu kuytularına sığınıp öteki kadınlara hayatı dar etmiş kadınlar da sağda solda bolcana. O yancı kadınlar erkek egemen sistem tarafından köleleştirildiklerini anlamadığı gibi o sisteme yeni köleler yaratması için destek vermeye devam ederler. Kölelik zamanlarında köleliği sona erip kendi de çiftlik sahibi olan siyahilerin, hala köle olan Afrikalı akrabalarına beyaz efendilerinden daha katı davrandığı gözlenmiştir. Ezilenlerin kendinden olana karşı öfkesi bir nevi ezilmişliğin dışa vurumudur. Ezebildiği sürece ezilenlerden uzaklaşacağını zanneder. Ötekilere devamlı kötü derse efendileri onlara iyi diyecektir. Kısacası iddiam eril kadınlar olmadığı iddiası değil bilakis var olduklarını ama onları yaratanın erkek egemen kültürü olduğunu izah etmek. Sonucunda da neden bütün faturanın bataklığa değil de sivrisineğe kesildiğini sormak.

         Diyelim ki anne kendi istediği gibi çocuk yetiştirmek istese erkek çocuğuna Ayşe ismini verip etek giydirip sokağa salsa acaba kaç kişi annenin yetiştirme tercihine saygı duyardı? Yani kurgulanmış toplumsal cinsiyet rolleriyle büyütmese de cinsiyetini büyüyünce kendisi belirlesin dese o çocuğun hayatına kaçınız sıçmazdı? Sünnet ettirmese, kimliğinde din hanesini boş bıraksa, askere yollamasa? Bunlar sizde olumsuz duygular uyandırıyorsa eğer ortada annenin de uyması gereken tartışmasız bir yetiştirme şekli olduğunu kabul etmiş olursunuz. Daha bebeğinin ismini koyarken bile burun sokulan, altını bezlemesinden, emzirmesine, giydirdiği renklerden, oynattığı oyuncaklara her konuda müdahale edilmesi adet olan bir dünyadan söz ediyoruz. Çocuk sadece evde yetişen bir varlık olsaydı belki çocuğu meydana getiren iki kişiden biri olan anneye (diğerine baba deniyor, insanın erkek olanı. çocuk çoğunlukla onunla birlikte yapılıyor ve ağzı, dili, eli falan genelde var. çocuk yetiştirebilir gibi görünüyor) yüklüce bir fatura çıkarılabilirdi ama lakin ki öyle değildir. Çocuk doğduğu an egemen kültürün malıdır artık. İlla belirli iki cinsiyetten biri seçilmeli. Erkekse mavi giydirilmeli, ucundan alınınca ne hikmetse daha da bir erkek oluverdiren çükü sık sık fotograflanmalı, kız gibi ağlamamalı, kız gibi yürümemeli, kız gibi evde oturmamalı, sokakta kavga çıkartmalı. Kızsa pembe giydirilmeli, kukusu görünmez olmalı, yüksekten atlamamalı, sokağa çok çıkmamalı, sessiz olmalı, kavga etmemeli, misafirden saklanan toz gibi mütemadiyen paspasın altına süpürülmeli. Bunları anneler belirlemedi, belirlemez, hazır paket olarak kafasına atılır. Karşı çıkanın karşısına da ihtiyarladıkça semiren gelenek çıkar, görenek çıkar, hacı hoca tövbestafirullahhh çeker, bakkal çakkal cık cıklar, muhtar fiştekler. Pişman olursun ama kürtaj için çok geçtir. Ki zaten kürtaj olan anne de “NE BİÇİM BİR ANNEDİR?!!!”

         Mahalle baskısıyla zor bela okula kadar gelen bebeyi bu kez de müfredat çitilemeye başlar. Çocuğu bu ülkede okula başlayan herkes okul kitaplarındaki görsellerin yıllardır cinsiyetçi, ırkçı ve dinci anlayışla hazırlanmış olduğunu bilir. Anneyi mutfakta bulaşık yıkarken, kız çocuğunu ona yardım ederken, babayı gazete okuyup, erkek kardeşi halıda araba sürerken gösteren görselleri kendim çizmiş kadar çok görmüş, evin reisi babadır cümlesini adımdan çok duymuşumdur. Okul eğitiminin bütün aşamalarında öğretmenler ve müfredat eliyle çocuğa cinsiyeti milyonlarca kez hatırlatılır ( dileyen egemenin eğitim anlayışını görmek için bunu indirip kendini kesebilir) Erkekse ADAM gibi olması kızsa kız gibi “divrinmisi” istenir. O okulların kara tahtalarına cinsiyetinin türüne göre üstünlüğün, öteki cinsiyete yapabileceklerin, hakların ve görevlerin, bilimden, sanattan daha çok yazılmıştır. Ben bu yazıyı yazarken bir ilköğretim okulunun tiyatro festivalinde “Babasını berberle aldattığı için annesini vuran” çocuğun hikayesi sahneleniyordu. Okul biter askerlik gelir ki askerliğin bir erkeğin cinsiyet kimliği üzerindeki dezenformasyonu, insanlığına attığı sert kesikler tanımı yapılamayacak kadar ürkütücü boyutlardadır. Ve konu her zaman erkekliğe bir adım bir adım daha atmaktır. İş hayatıydı, boktu püsürdü derken kimlikler kemikleşmiş, annenin kendince kurduğu cılız hükümranlığında başından beri uygulamaya çalıştığı öğretiler artık değersiz bir anne duygusallığına, aman işte kadın dırdırına indirgenmiştir çoktan. Annem bütün egitimsizligine rağmen misal abimin piyano çalmasını falan hayal ederdi ama abim gitti Taliban’a katıldı, bunu nasıl yorumlamak lazım? Egitimsizi geçtim anne dilerse eğitimli, vizyoner, modern hayatın imkanlarında yüzen kadınlardan olsun, çocuklarının başına cinsel yöneliminden, dini inancından ve ırkından dolayı bir şey geleceği korkusuyla onların çoğunluğa karışıp görünmez olmasını bile arzular. Çünkü bilir ki eşcinsel olduğunu, ermeni olduğunu,  alevi olduğunu, dinsiz olduğunu saklamayanları bu ülkede ölüm bekler.

         Göz açıp kapayıncaya kadar o çocuklar büyür ve sanki bütün hatalarının sebebi oymuş gibi annelerine sövmeye başlarlar. Annelerin çok küfür ettiğini duymayız ama erkekler, özellikle futbol maçlarında analı bacılı küfürlerin birini koyup öbürünü alır. Karşı takımı kadına benzetirler, maçı almayı tecavüze. Kim öğretiyor onlara bunları? Evde annelerine pilavı lapa yaptı diye küfür eden ve seks yapmayı reddetti diye dayak atan babalarından öğrenmiş olmasınlar? Ergenliğe girince oğlum milli olacak diye elinden tutup geneleve götüren ve bu şekilde seksi kadınların erkeğe verdiği bir hizmet olarak öğreten de anneler değil. Erkek genelevleri vardı da bizi mi götürmediler? Savaşları başlatan, kafa kesen, hayvan kesen, çük kesen velhasıl her şeyi kesen bilin bakalım kim? Sokaklarda kadınları taciz eden, otobüslerde fortlayan, evlerine kadar girip tecavüz edip öldürenler de erkekler ve bunları yaptıkları için anneleri onları tebrik etmiyor. Yalanı azaltın ve Türk filmlerine biraz ara verin. Şu, kadınların yalnızca “başrol erkeğin dayak yedikçe mutlu olan sevgilisi” olabildiği Yeşilçam filmlerine.

           Kadının acınası muamelelerle endüstriyel anneliğe sürüklenişini izleyip hala “her şey annesinin suçu” çıkarımında takılı kalanların derdi “o kadar şey öğrettik daha niye hata yapıyor” pişkinliği ve erkek egemen sistemle suç ortaklığıdır bana göre. Yeterince iyi olmadığı için sokak ortalarında 40 yerinden bıçaklanan her kadın cinayetinde parmak iziniz bulunuyor. Ömrünün her saniyesini anneliğin ne kutsal, aman aşırı mübarek, ayaklarının altı cennet, üstü mabed, yanı kümbet dersleriyle geçirip anneliği vazgeçilemez bir sonuç olarak içselleştirip insan kimliğinin dahi önüne geçirmiş birinin kendi istediği gibi çocuk yetiştirebileceğini düşünenler toplum mühendisliği nedir bilmeyen, içinde bulunduğu sistemin kurallarını anlamaktan aciz ahmaklardır. Bir anneden ne boyutta bir organizmayı kündeye getirmesini bekliyorsun farkında mısın acaba sen sayın sorunların temelini şıp diye gören konformist budala? Yapay kutsallıklara boğduğunuz anneler götünüzün temizliğini siz onlara küfür etmeye başladığınız gün bıraktı. 3 yıl bokunuzu altınızdan aldık diye ömür boyu temizlememizi beklemeniz mantıklı mı sizce? Gidin biraz da babanıza temizletin be

pulbiber dergi şubat sayısında yayınlandı

Android için WordPress ile gönderilmiştir

SENİ SEVMEK OLDUĞUN GİBİ OLMANA İZİN VEREREK, VARLIĞIN İÇİN ŞÜKRETMEKTİR.

Art : Tania Samoshkina

 

Bu yazı, içinde kendini bulan ve okuyan herkese ithaf edilmiştir.

Yani sana…

Biri sana sarıldığında, önce onun kollarını gevşetmesini bekle…

Seni Sevmek, sevmek sadece. Böyle bazen içim şişer benim. Sarılasım gelir tüm sevdiğim ve özlediklerime. Bu duyguyu severim. Güçlendirir beni yüreğimi genişletir. Herşeyde bulurum sonra seni. Güneş doğarken bulurum, batarken bulurum kahve fincanından aldığım bir yudumda uykumda hatıralarımda konuşmam bitince telefonumu kapattığımda. Suratsız komşularımla asansör sohbetlerini anlatırım sana alışverişe gittiğimde neyin güzel ve ucuz olduğunu anlatırım, okuduğum kitabın cümlelerini duyururum sen duymasan bile, kahvemi içerken yanıma oturturum ve bol bol gülümserim sana. Aldığın hediyeye bakarken hatırlarım seni bazen hiç olmadık zamanda düşersin aklıma. Bazen yüzünü bilmem ama hatırlarım bana hissettiklerini. Severim seni.
Yüzüne cismine, paylaştıklarımıza değil, isminin yanına dostluk, arkadaşlık sevgililik, tanıdıklık koymadan sadece içimdeki varlığınadır sana olan sevgim. Hissettiklerim büyür başkalarına yayarım senden sonra. Sonra herşeyi severim böyle böyle… Sen bunu bilmezsin belki de…

Seni sevmek varlığın için teşekkür etmektir. Varlığını bildiğimde güçlü olduğumu hissetmek ve herşeyi güzellikle başarabileceğimden emin olmaktır.

Seni sevmek güzeli çirkini iyiyi kötüyü bir bulmaktır. Hepsi aynıdır, hepimizin aynı olduğu gibi aslında…

Seni sevmek kocaman yüreğinde yerimi almaktır. Mutlu olmaktır orada mırıl mırıl, sütünü bekleyen kedi gibi…

Seni sevmek, karşıdan karşıya geçerken elimi tut istemektir. Sen buna şaşırıp,’ben yanımda biri olmadan karşıya geçemiyorum’ sansan da…

Seni sevmek dinlemektir seni sadece. Anlamaktan ve hak vermekten ziyade karşımda olduğun ve hissettiğin gibi kendinle konuşmana tanıklık edebilmektir sessizce…

Seni sevmek gönlünde misafir olarak ağırlanmaktır. En rahatından en keyiflisinden ve kendini en evinde hissettireninden…

Seni sevmek, bunu sana yaptım, bunu sana aldım derken, seni de mutlu etmek için delirmektir. Kendimi mutlu ederken seni de kattım demektir.

Seni sevmek başka bir katmanda tanıdık olduğumuzu bilmektir. Zamanların üstünde sevmektir sadece.’Kardeştik belki de’ diyebilmektir.

Seni sevmek konuşmalarımızın arasında aslında hiç söylenmeyeni keşfetmektir bazen. İçimi dolduran, yüreğime dokunan ve sözcüklere dökülemeyecek kadar gerçek olan…

Hatrımı sorduğunda merak edildiğimi bilmektir. Seni sevmek, sadece sevmektir, senin öğrettiğindir bana.

Seni sevmek çokca özlemektir sen hiç bilmesende özlendiğini. Eğer hissedersen bil ki, kollarım her zaman açıktır sana aslında..

Seni sevmek, sana saygı duymaktır ve bazen önünde eğilmektir. Ruhunun öğrettiklerine, kişiliğine ve özündeki güzelliğe…

Seni sevmek zamana bakmadan sevmektir bazen. Yıllara bakılır bıktım senden denir şakadan, ama her yeni gün, yeni başlanır sevgiyle, özenle arkadaşlığa…

Bazen o zaman kısacık gelir ama tanışıklığımız kısadır sadece. Biz birbirimizin hayatında yokken bile, sevmişizdir birbirimizi sanki…

Seni sevmek, masallarında dolanmaktır beraber. Kime benzediğini bilmeden belki de yanından geçtim az evvel…

Seni sevmek, çocuklaşmaktır çokca. Seviyorum seni yine gülümsettin beni demektir attığım kahkahada… Başım okşanır, verdiğin bir cevapla…

Seni sevmek, boynundaki incileri sevmektir. Onların sana ne kadar yakıştığını bilip, o diziden bir inci olmak ve seni izlemektir tüm günlük koşturmanda…

Seni sevmek, gülerken üzerine düşerek omzuna kafamı yaslayabilmektir. Senin kahkahanı da katmaktır kahkalarımın arasına…

Seni sevmek, kokunu hatırlamaktır. Bazen o bunu çok severdi diyebilmektir.

Var olduğunu bilmekten mutlu olmaktır. Orada bir yerde ekranın başında bir adım yada kilometrelerce uzakta bazen de kelimelerin arasında…
Mutlu olduğunu bilip daha çok mutlu olmaktır adına. Aklıma düştüğünde, iyi dileklerimi yollamaktır alacağını bilerek, gülümseyerek…

Zamansızlığından yakınırken, yapabileceğim birşey olup olmadığını sormaktır. “Benim elimi senin elin say” diyebilmektir, ellerimi-zamanımı- aklımı sana vermekten mutlu olmaktır rahatlaman adına…

Sana kısaltma isim takmaktır bazen, bazen de sana özel bir sevgi cümlesi uydurmaktır. İçimdeki isimsiz sadeliğine ulaşana kadar saçmalamaktır bazen. ‘Canım’ ve ‘hayatım’dan başka…

Sarılarak gösteremem anlatarak gösteremem öperek gösteremem sevgimi… Bu kadar sevgigösterilemez bunlarla…

Seni düşününce, gülümserim ben. İçim ısınır yüreğim genişler. Gözlerim dolar bazen. Varlığına şükrederim güçlenirim. Hep orada ol dilerim, bir gün olur da orada olmazsan bile teşekkür ederim, yine de seni sevmeye devam ederim.

Seni sevmek, bu yılda sonraki yıllarda da yeni tanışmış yada tarih çok eski olsa da hep aynıdır aslında… Sevgi bitmez, bir kez yaşanıldıktan sonra…

Şimdi teşekkür ediyorum sana…

Varlığın içimi doldurdu ve yine gülümsetti beni şu anda…

Kocaman sarılır sen bırakana kadar da bırakmazdım seni.

Eğer olsaydın burada..

 

http://www.sonsuzsifa.com/

BAZI AĞRILARI TETİKLEYEN 10 OLUMSUZ DUYGU…

Vücudumuzun Çeşitli Bölgelerindeki  ağrıları tetikleyen duygular
Psycology Today dergisinde yayınlanan bilimsel bir çalışmaya göre, vücudumuzdaki ağrıların fiziksel sebeplerinin yanı sıra duygusal sebepleri de olabilir. Buraya kadar normal, çünkü hepimiz stresin bir takım ağrı ve acıları tetiklediğini biliyoruz. Ancak bu çalışmada hangi duyguların hangi bölgeleri etkilediğini de ortaya koymuş. Özellikle fiziksel sebebi saptanamayan kronik ağrıların sebebinin çözülemeyen travmalar olabileceği iddia edilmiş.
1. Baş Ağrısı – Stres ve Rahatlayamamak
Hepimizin tahmin edebileceği gibi baş ağrısının en önemli sebeplerinden biri gün içerisinde yaşanan stres, bu stresten kaynaklı kasılmalar ve rahatlayamama, düzensiz nefes almak ve beyne giden oksijenin azalması.
2. Boyun Ağrısı – Affedememek ve Kin
 
Bu çalışmaya göre kronik boyun ağrısının arkasında insanları affedememek ve kin beslemek yatıyor olabilir. Koy verin gitsin, tatlı canınızdan değerli mi?
Herkesi affettim ama ağrım geçmiyor diyorsanız biraz egzersiz işe yarar belki.
3. Omuz Ağrısı – Duygusal Yükler ve Suçluluk
 
Omuz ağrısı duygusal bir yükü taşımayı ifade edebiliyormuş. Bu yük bir başkasının size yüklediği yük de olabilir, bir suçluluk duygusu da.
4. Sırt Ağrısı – Duygusal Destek ve Sevgi Eksikliği
Sırt ağrısı çevrenizden beklediğiniz destek ve sevgi eksikliğinden kaynaklanıyor olabilirmiş. Savaşmayalım, sevelim, sevişelim ama biz yine de oturma ve duruş bozukluklarımızı da gözden geçirelim. (buyrun)
5. Bel Ağrısı – Maddi Kaygılar
Bel ağrısının sebebi maddi kaygılar ve gelecekle ilgili dünyevi endişeler (ev, iş, para, geçim derdi) olabiliyormuş. Belini doğrultamamak terimi tesadüf olabilir mi?
6. El Ağrısı – İletişim Eksikliği ve Kendini İfade Edememek
Psikologlar ellerimizin diğer insanlarla olan iletişim araçlarımız olduğunu ifade ediyor, bu sebeple vücut dilimizde en çok ellerimizi kullanıyoruz. Ellerimizde duyduğumuz ağrının kaynağı da iletişim eksikliği, anlatmak isteyip anlatamadıklarımız, kendimizi ifade edemeyişimiz olabilir.
Mouse kullanım alışkanlıklarımızı da gözden geçirmekte fayda var. (Karpal Tünel Sendromu)
7. Kalça Ağrısı ve Dirsek Ağrısı – Değişime Direnmek
Kalçaların ve dirseklerin değişime en çok direnen bölgeler olduğu söyleniyor. Hayatımızda büyük değişiklikler yaşadığımızda, koşa koşa seve seve değiştiğimizi düşündüğümüz zamanlarda bile kalçalarımız ve dirseklerimiz bu değişime direniyor ve düzeni korumak istiyor olabilir, böyle durumlarda ise sinyal veriyorlarmış.
8. Diz Ağrısı – Yüksek Ego
Diz Ağrılarının sebebinin yüksek ego, kibir ve kendini beğenmişlik olduğu düşünülmüş. Biraz tevazu lütfen.
Ayrıca yokuş aşağı koşmamaya da özen gösterelim, 65 yaşında emekli olup da gezmek istediğimizde o dizlere çok ihtiyacımız olacak. (Dikkat: Menisküs)
9. Bacak Ağrısı – Kıskançlık ve Kendine Güvensizlik
Bacak ağrılarının kişinin kendine güvensizliği, yetersizlik duygusu ve kıskançlıkla tetiklendiği düşünülüyor.
10. Ayak Ağrıları – Kötümserlik ve Umutsuzluk
Vücudun bütün yükünün ayaklarımızda birikmesi gibi, kötümserliğimizin olumsuz etkileri de ayakları etkiliyor, umutsuz başın cezasını ayaklar çekiyor.
* Alıntı

BİR ŞAMANIN SAĞLIKLI YAŞAM ÖNERİLERİ

şaman önerileri

Kalbinizden Nefes Alıp Verin

Nefes alıp vermek, enerjiyi dönüştürmenin en basit yollarından bi…ridir. Bu alıştırmayı, gün boyunca yapabilirsiniz: Ellerinizi kalbinizin üstüne koyun ve nefes alıp verirken kalbinizin hareketini hissedin. Bu, sakinleştiricidir ve dünyaya sevgi, huzur ve uyum enerjisi yollar.

Aynaya Bakın

Mücadele gerektiren bir duruma tepki vermeden önce bir aynadaki yansımanıza bakarak duygu ayarı yapın. Hiç kimse kendini zehirli bir tarzda hareket ederken görmek istemez. Size aptalca gelebilir ama bu düşüncenin sizi durdurmasına izin vermeyin. Kendimizi fazla ciddiye almak, negatif düşüncenin nedenlerinden biridir.

İfade Edin; Yollamayın

Stres, daha sonra pişman olabileceğimiz tarzda davranmamıza yol açabilir. Sorunlu duygulara sahip olmak normaldir ve hislerinizi tanıyıp kabullenmek önemlidir. Yalnızca enerjiyi kendinize, başkalarına ve dünyaya bir “zehirli ok” gibi göndermemeye dikkat ediniz.

Sevdiğiniz Birinin Yüzünü Düşünün

Duygularınızın ardındaki enerji tüm canlılara yayılır. Duygularınızın ardındaki enerji tüm canlı varlıklara yayılır. Sizin için sorunlu olan duyguları tetikleyen biriyle karşılaştıysanız, sevdiğiniz birini düşünün ve size meydan okuyan kişinin siması yerine sevdiğiniz kişinin simasını koymaya çalışın. Örneğin, bir küçük yavru kedinin siması veya sevdiğiniz bir çiçeğin imgesi ile de çalışabilirsiniz.

Sözlerinize Dikkat Edin

Düşünceleriniz ve duygularınız gibi sözleriniz de içinde yaşadığımız dünyayı ve deneyimlerinizi değiştirme gücüne sahiptir. Bu, yüksek sesle başkalarına söylediğiniz sözler kadar sessizce kendinize söyledikleriniz için de geçerlidir.

Kendinize iyi bir insan olmadığınızı söylemekteyseniz bu gerçekliği tezahür ettirmeye başlarsınız. Zihninizi olumlu sözcüklerle doldurun ki hayatınız da olumlu yönde açılıp genişlesin. “Abrakadabra” kelimesi, Arami dilinde “Konuştuğum üzere yaratacağım” anlamına gelen “Abraq ad habra” cümlesidir. Çocukken, ne anlama geldiğini bilmeksizin, kim bilir ne kadar sık söylemişizdir bu cümleyi.

Başkalarında Tanrısallığı Görün

Istırap çektiğini algıladığınız kişilere acımayınız; bu, onları yalnızca daha da derin bir ıstıraba sevk eder. İnsanları kendi ilahi ışıkları ve kusursuzlukları içinde gördüğünüzde, zorluklarıyla başa çıkmak için ihtiyaçları olan kuvveti onlara vermeye yardımcı olursunuz. Algılamanın gerçekliğinizi yarattığını unutmayın.

Doğayla Bağlantı Kurun

Bizler doğanın birer parçasıyız. Stres durumunda olduğumuzda doğanın temel unsurlarından –toprak, hava, su ve ateş (güneşteki gibi)– beslenmemiz kesilir ve gerçekten hastalanabiliriz. Doğa, en büyük şifacıdır. Sık sık zaman yaratıp doğal dünya ile bağlantıya geçin.

Suyla İyileşin

Suyun yaşam gücü acılarınızı yıkayıp götürebilir ve en basit faaliyetlerin bile şifa verici bir etkisi vardır. Ellerinizi yıkarken, duş alırken veya yağmur altında ıslanırken negatif enerjinin sizden uzaklaştığını ve ışığa dönüştüğünü imgeleyin.

Kendinizi Işıkla Koruyun

Birinin size psişik açıdan saldırdığını veya enerjetik açıdan düşmanca davrandığını hissederseniz, etrafınızı saran koruyucu bir ışık imgeleyin. Bazıları bunu beyaz bir enerji alanı olarak düşünmektedir; ben ise şeffaf ve mavi bir yumurtanın içinde olmak şeklinde imgeliyorum. Size uygun rengi bulmaya çalışın. Bu sizi, size doğru yollanan zararlı enerjilerden koruyacaktır.

Sevgiyle Yanıt Verin

Başkalarından gelen negatif ve zehirli enerjilerin alıcısı olmanız gerekmez. Sevgiyle almak istemediğiniz enerjiyi geri çevirebilirsiniz. Sevgiyle yanıt vermek ise bir saldırı pozisyonu almanızı ve daha çok negatif enerji yaratmanızı önleyecektir. Şifa veren tek şey sevgidir.

Sandra İngerman
Çeviren: Yasemin Tokatlı.