NEDEN, NİÇİN, NASIL HASTALANIRIZ?

Hiç kimse bu dünyaya hasta olarak gelmez. Doğduğumuzda kendimize özgü bir yaşamımız vardır. Biz büyüdükçe ebeveynlerimiz tarafından öğretilmiş davranışlar yüzünden kendimize bizim Hayal ettiğimizden daha farklı bir yaşam portresi çizmeye başlarız. Doğa ile irtibatımızı koparır ve “modern” insanlar gibi davranmaya başlarız. Algılarımız körelmeye başlar, gözlem yapamaz oluruz, kendimize olan iletişimiz dışa dönmeye başlar ve iç dünyamızı unutuveririz.

Kendimizin  Yetenekleri ve Saf bilgilerin akışını durdurur ve Günümüz için eski bilgilerle doldurulur kafamız. Onu yap…bunu yap….şunu yap!…. Etrafımızdaki  insanlara daha yararlı olabilmek için Kendimize zarar vermeye, bizde onlar gibi yaşamaya başlarız.

Çelişkiye düşeriz- Doğal yaşam mı bize daha uygun, anne- baba tarafından öğretilenler mi daha uygun? Bu Dünyada yeni olduğumuz ve büyüklerimiz de eski olduğu için nasıl daha iyi yaşanacağını onlar bize öğretir!!!?

Ve Hastalanma serüvenimiz  başlar…..

İlk önce onlar gibi Nefes almaya başlar ve Bedenimizin Yaşam enerjisinin aktığı kan damarları zarar görmeye başlar. Beden sinyalini verir ama onu dinleyen kim? Kan pıhtılaşmaya başlar, akışını durdurur. Varis olur bacaklarımızda. Hiç kendinize sordunuz mu neden varisler başka yerde değil de bacaklarda oluşur?

Cevabı vereyim: Bacaklar Bedenimizin ileri gitme parçalarıdır. Daha önceden sinyal veren beden şimdi bu şekilde kendini ifade etmeye başlar. Hasta olarak beden artık ileriye gitmek istemiyor, anlamadınız mı daha?

İlerleyelim: ”yaşam enerjisi” kan damarlarında kendilerini kapatmaya devam ettikçe Kalbe doğru ana damarları da kapatmaya başlar. Kalp bedenimizin en önemli organı, bizi Ruhsal ve Fiziksel Boyutumuzu birleştiren tek organdır. “Yaşam nefesimizi” yanlış aldığımız için Akciğerlerimiz de zarar görmeye başlar, Kalp ve Akciğerlerin aynı bölgede olması sizce tesadüf mü? Siz öyle zannedin.

Hastalanma serüvenimiz devam ediyor, nasıl mı? Her organ ve parçamız  önce bize ne ifade ettiğini öğrenelim:

Ayaklar- toprağa, karaya bizi bağlayan tek parçalarımız;

Bacaklar- ileri/geri gitme, ilerleme parçalarımız;

Kollar- yaşama ve Var olana sarılma parçalarımız;

Eller- alma/verme;

Gövdemiz ön taraf- gelecek; arka-geçmiş;

Gözler- iç ve dış dünyamıza bakan pencereler;

Kulaklar- duyma organımız;

Ağız/Boğaz- konuşma,ifade;

Baş- başlangıçların oluştuğu yer, düşüncelerin merkezi;

Burun- “yaşam nefesinin” giriş noktası. Ne kadar kullanıyorsunuz?

Cildimizde oluşan lekeler- sırlarımız ve utançlarımızı kapatan örtüler;

Kendimizden önce başkalarını ön plana koyarsak kadınlarda göğüs problemi, erkeklerde şiş göbek kaçınılmaz olur.

Bedenlerimiz arkeolojik müzeler gibidir. Her birimizde sırlar ve açığa çıkarılması gereken bize öğretilmiş “yanlış” davranışlar var. Sizde yok mu? Bedeninize bir bakın! Yoksa Sizi tebrik ediyorum, Doğayla uyumlu bir Yaşam yaşıyorsunuz!

 Nermin DOGRUOGLU

http://www.nermindogruoglu.com

Reklamlar

Gunaydin

image

Sevgili Işıl Güçlü’nün güzel enerjisini kabul ediyorum. Haftanın en sevdiğim gunu olan pazartesiye buruk ve derin bir acıyı başladım. Tıpkı diğer insanlar gibi.

Işıl hanımın mesajını görünce enerjiye olan inancimdan dolayı pylasmak istedim. Ne kadar çok tekrarlanırsa o kadar çabuk gerçekleşir.

Gerçek baharı yaşamak dileğiyle günaydın……….

Android için WordPress ile gönderilmiştir

Kendime Gülüyorum

image

Sevgili Can Yücel’in beni bugün yakalayan mısraları.
Gülmek hemde nedensiz , nerde kimle nasıl olduğunu unutarak gülmek. Helede kendime gülmek . İşte bu bugün yaşadığım durum.

Bugün uzun zamandır gorusemedigim ama her daim teknoloji sağolsun haberlestigim can arkadaşımla birlikteydim. Hani deniyor ya hayat mesgalesi dalıp gidiyor insan bizde birkaç aydır benden sebep böyle olduk.

Ama bugün sırf onu görebilmek için düzenledik günümü ve iki demlik çayla sohbet çok güzeldi.

İyiki kendime guldugumde yanımda olan dostlar var.

Android için WordPress ile gönderilmiştir

Hep Anne Hep Anne Baba Nerde

              İnsanların, özellikle de erkeklerin suçları konuşulurken “sonuçta bu erkeği de yetiştiren bir anne” kalıbını illaki duyarız. Bunu ilkokula bile yolu düşmemiş, cehaletin koynunda kulaçlar atan bir köylü de telaffuz eder, bir kaç üniversite bitirmiş kallavi eğitimlerden geçmiş adamlar ve kadınlar da. Öyle kurtarıcı bir kalıptır ki bu, kullandığın vakit içinden çıkılamayan korkunç bir cinayetin, tecavüzün ve şiddetin bir çırpıda toparlayıcısı oluverir. Konu anne boklamak olunca halkımız boncuk gibi dizilip halaya durmakta bir saniye kaybetmez. Suçlar anne etrafına coşkuyla biriktirilirken; evin direği, masanın başı, yemeğin eti, saygı ve hürmet ile her daim kayrılan “Baba” çocuk yetiştirmekten azade sorumsuz dünyasında; dilediğince hovarda olabilir, çünkü elinin kiridir. İşten yorgun geldiği için pek tabi öfkeli olabilir! Disiplin amacıyla dayak atabilir. Zavallıcık evine ekmek getiremediğinden ve “karı dırdırından” cinnet getirip ailesini kırt kırt kesebilir, hakkıdır – ki zaten onu da annesi yetiştirmedi mi? Yetiştirememiş demek ki! Böyle sonsuz bir döngüdür gider. Annelerin çocuk yetiştirmedeki beceriksizliği toplumun bütün katmanlarının birleştiren muazzam bir argüman olarak tarafları rahatlatır. Peki gerçekten böyle midir? Toplumun işlediği ve işleyeceği bütün günahlar insan yavrusunu bedeninde büyütüp doğurdu diye anneye mi yüklenmelidir? Annenin diğer adı şamar oğlanı mıdır?

            Herkesin bildiği ve saat saat çeşitli vukuatlarla tecrübe ettiği gibi şu gördüğünüz toplum kanırttırırcasına ataerkildir. Bu toplumda kadınlar ancak birilerinin eşi ve kimilerinin annesi olunca makbul sayılırlar. Başıboş dolaşmaları, bir erkeğin mülkü olmamaları kabul edilemez. Evcil bir hayvan gibi sahiplenilip, ekmek verince terlik getirmeleri beklenilir. Kadının bu sistem içinde çıkabileceği en yüksek makam annelik olarak empoze edilmiştir ama o makam süslü laflarla pohpohlanışının, ayak tabanına cennet koyup kut kut kutsanışının aksine bu kusursuz tasarlanmış matrix’de ancak bir host, bir solucan deliği, bir kuluçka makinesi ile eşdeğerdir. Daha doğar doğmaz sistemin çarkına düşmüş, eline bebek, kepçe, tığ, iğne, leğen, mandal tutturularak annelik çalıştırılmış, duygularından çok bebek yapacağı rahmi ile ilgilenilmiş, olması istenen kişi olana dek afillice biçimlendirilmiş bir çalışmadır anne. Havadan düşmedi, ağaçtan toplanmadı, profesyonel bir laboratuvarda geliştirilip her eve bir adet gönderilmedi. Devletin böyle bir hizmeti yok herkes kendi annesini kendi yapıyor. Ve bu anne yapma düzeneği de gayet iyi bildiğiniz gibi erkek egemen sistemin üstünüze afiyet kokuşmuş taşaklarına bağlı. O sistem bir çocuk nasıl peydahlansın isterse çocuklar öyle peydahlanır, ne şekil büyüsün isterse o şekil büyür. Kimler hangi cinsiyeti seçecek, kimler hangi rollere bürünecek, kimler hangi suçlardan cezalandırılacak hepsi ezelden belirlidir. Böyle bir toplumda annenin çocuğu üzerindeki etkisi, bebeği erkeğin arzuladığı cinsiyette doğuramadığı için öldürülmesine kadar sıfırlanmıştır. Kendi soyadını kendi doğurduğu çocuğa vermesi çocuğun babanın mülkü olarak görünmesi yüzünden mümkün olmamış, bütün fiziksel cefayı çeken taraf olduğu halde soyun ondan sürmesi söz konusu dahi edilmemiştir.

         Anneler bu toplumun ürünlerinden biridir evet, erilliği benimsemiş, erkek yancılığının konforlu kuytularına sığınıp öteki kadınlara hayatı dar etmiş kadınlar da sağda solda bolcana. O yancı kadınlar erkek egemen sistem tarafından köleleştirildiklerini anlamadığı gibi o sisteme yeni köleler yaratması için destek vermeye devam ederler. Kölelik zamanlarında köleliği sona erip kendi de çiftlik sahibi olan siyahilerin, hala köle olan Afrikalı akrabalarına beyaz efendilerinden daha katı davrandığı gözlenmiştir. Ezilenlerin kendinden olana karşı öfkesi bir nevi ezilmişliğin dışa vurumudur. Ezebildiği sürece ezilenlerden uzaklaşacağını zanneder. Ötekilere devamlı kötü derse efendileri onlara iyi diyecektir. Kısacası iddiam eril kadınlar olmadığı iddiası değil bilakis var olduklarını ama onları yaratanın erkek egemen kültürü olduğunu izah etmek. Sonucunda da neden bütün faturanın bataklığa değil de sivrisineğe kesildiğini sormak.

         Diyelim ki anne kendi istediği gibi çocuk yetiştirmek istese erkek çocuğuna Ayşe ismini verip etek giydirip sokağa salsa acaba kaç kişi annenin yetiştirme tercihine saygı duyardı? Yani kurgulanmış toplumsal cinsiyet rolleriyle büyütmese de cinsiyetini büyüyünce kendisi belirlesin dese o çocuğun hayatına kaçınız sıçmazdı? Sünnet ettirmese, kimliğinde din hanesini boş bıraksa, askere yollamasa? Bunlar sizde olumsuz duygular uyandırıyorsa eğer ortada annenin de uyması gereken tartışmasız bir yetiştirme şekli olduğunu kabul etmiş olursunuz. Daha bebeğinin ismini koyarken bile burun sokulan, altını bezlemesinden, emzirmesine, giydirdiği renklerden, oynattığı oyuncaklara her konuda müdahale edilmesi adet olan bir dünyadan söz ediyoruz. Çocuk sadece evde yetişen bir varlık olsaydı belki çocuğu meydana getiren iki kişiden biri olan anneye (diğerine baba deniyor, insanın erkek olanı. çocuk çoğunlukla onunla birlikte yapılıyor ve ağzı, dili, eli falan genelde var. çocuk yetiştirebilir gibi görünüyor) yüklüce bir fatura çıkarılabilirdi ama lakin ki öyle değildir. Çocuk doğduğu an egemen kültürün malıdır artık. İlla belirli iki cinsiyetten biri seçilmeli. Erkekse mavi giydirilmeli, ucundan alınınca ne hikmetse daha da bir erkek oluverdiren çükü sık sık fotograflanmalı, kız gibi ağlamamalı, kız gibi yürümemeli, kız gibi evde oturmamalı, sokakta kavga çıkartmalı. Kızsa pembe giydirilmeli, kukusu görünmez olmalı, yüksekten atlamamalı, sokağa çok çıkmamalı, sessiz olmalı, kavga etmemeli, misafirden saklanan toz gibi mütemadiyen paspasın altına süpürülmeli. Bunları anneler belirlemedi, belirlemez, hazır paket olarak kafasına atılır. Karşı çıkanın karşısına da ihtiyarladıkça semiren gelenek çıkar, görenek çıkar, hacı hoca tövbestafirullahhh çeker, bakkal çakkal cık cıklar, muhtar fiştekler. Pişman olursun ama kürtaj için çok geçtir. Ki zaten kürtaj olan anne de “NE BİÇİM BİR ANNEDİR?!!!”

         Mahalle baskısıyla zor bela okula kadar gelen bebeyi bu kez de müfredat çitilemeye başlar. Çocuğu bu ülkede okula başlayan herkes okul kitaplarındaki görsellerin yıllardır cinsiyetçi, ırkçı ve dinci anlayışla hazırlanmış olduğunu bilir. Anneyi mutfakta bulaşık yıkarken, kız çocuğunu ona yardım ederken, babayı gazete okuyup, erkek kardeşi halıda araba sürerken gösteren görselleri kendim çizmiş kadar çok görmüş, evin reisi babadır cümlesini adımdan çok duymuşumdur. Okul eğitiminin bütün aşamalarında öğretmenler ve müfredat eliyle çocuğa cinsiyeti milyonlarca kez hatırlatılır ( dileyen egemenin eğitim anlayışını görmek için bunu indirip kendini kesebilir) Erkekse ADAM gibi olması kızsa kız gibi “divrinmisi” istenir. O okulların kara tahtalarına cinsiyetinin türüne göre üstünlüğün, öteki cinsiyete yapabileceklerin, hakların ve görevlerin, bilimden, sanattan daha çok yazılmıştır. Ben bu yazıyı yazarken bir ilköğretim okulunun tiyatro festivalinde “Babasını berberle aldattığı için annesini vuran” çocuğun hikayesi sahneleniyordu. Okul biter askerlik gelir ki askerliğin bir erkeğin cinsiyet kimliği üzerindeki dezenformasyonu, insanlığına attığı sert kesikler tanımı yapılamayacak kadar ürkütücü boyutlardadır. Ve konu her zaman erkekliğe bir adım bir adım daha atmaktır. İş hayatıydı, boktu püsürdü derken kimlikler kemikleşmiş, annenin kendince kurduğu cılız hükümranlığında başından beri uygulamaya çalıştığı öğretiler artık değersiz bir anne duygusallığına, aman işte kadın dırdırına indirgenmiştir çoktan. Annem bütün egitimsizligine rağmen misal abimin piyano çalmasını falan hayal ederdi ama abim gitti Taliban’a katıldı, bunu nasıl yorumlamak lazım? Egitimsizi geçtim anne dilerse eğitimli, vizyoner, modern hayatın imkanlarında yüzen kadınlardan olsun, çocuklarının başına cinsel yöneliminden, dini inancından ve ırkından dolayı bir şey geleceği korkusuyla onların çoğunluğa karışıp görünmez olmasını bile arzular. Çünkü bilir ki eşcinsel olduğunu, ermeni olduğunu,  alevi olduğunu, dinsiz olduğunu saklamayanları bu ülkede ölüm bekler.

         Göz açıp kapayıncaya kadar o çocuklar büyür ve sanki bütün hatalarının sebebi oymuş gibi annelerine sövmeye başlarlar. Annelerin çok küfür ettiğini duymayız ama erkekler, özellikle futbol maçlarında analı bacılı küfürlerin birini koyup öbürünü alır. Karşı takımı kadına benzetirler, maçı almayı tecavüze. Kim öğretiyor onlara bunları? Evde annelerine pilavı lapa yaptı diye küfür eden ve seks yapmayı reddetti diye dayak atan babalarından öğrenmiş olmasınlar? Ergenliğe girince oğlum milli olacak diye elinden tutup geneleve götüren ve bu şekilde seksi kadınların erkeğe verdiği bir hizmet olarak öğreten de anneler değil. Erkek genelevleri vardı da bizi mi götürmediler? Savaşları başlatan, kafa kesen, hayvan kesen, çük kesen velhasıl her şeyi kesen bilin bakalım kim? Sokaklarda kadınları taciz eden, otobüslerde fortlayan, evlerine kadar girip tecavüz edip öldürenler de erkekler ve bunları yaptıkları için anneleri onları tebrik etmiyor. Yalanı azaltın ve Türk filmlerine biraz ara verin. Şu, kadınların yalnızca “başrol erkeğin dayak yedikçe mutlu olan sevgilisi” olabildiği Yeşilçam filmlerine.

           Kadının acınası muamelelerle endüstriyel anneliğe sürüklenişini izleyip hala “her şey annesinin suçu” çıkarımında takılı kalanların derdi “o kadar şey öğrettik daha niye hata yapıyor” pişkinliği ve erkek egemen sistemle suç ortaklığıdır bana göre. Yeterince iyi olmadığı için sokak ortalarında 40 yerinden bıçaklanan her kadın cinayetinde parmak iziniz bulunuyor. Ömrünün her saniyesini anneliğin ne kutsal, aman aşırı mübarek, ayaklarının altı cennet, üstü mabed, yanı kümbet dersleriyle geçirip anneliği vazgeçilemez bir sonuç olarak içselleştirip insan kimliğinin dahi önüne geçirmiş birinin kendi istediği gibi çocuk yetiştirebileceğini düşünenler toplum mühendisliği nedir bilmeyen, içinde bulunduğu sistemin kurallarını anlamaktan aciz ahmaklardır. Bir anneden ne boyutta bir organizmayı kündeye getirmesini bekliyorsun farkında mısın acaba sen sayın sorunların temelini şıp diye gören konformist budala? Yapay kutsallıklara boğduğunuz anneler götünüzün temizliğini siz onlara küfür etmeye başladığınız gün bıraktı. 3 yıl bokunuzu altınızdan aldık diye ömür boyu temizlememizi beklemeniz mantıklı mı sizce? Gidin biraz da babanıza temizletin be

pulbiber dergi şubat sayısında yayınlandı

Android için WordPress ile gönderilmiştir

SENİ SEVMEK OLDUĞUN GİBİ OLMANA İZİN VEREREK, VARLIĞIN İÇİN ŞÜKRETMEKTİR.

Art : Tania Samoshkina

 

Bu yazı, içinde kendini bulan ve okuyan herkese ithaf edilmiştir.

Yani sana…

Biri sana sarıldığında, önce onun kollarını gevşetmesini bekle…

Seni Sevmek, sevmek sadece. Böyle bazen içim şişer benim. Sarılasım gelir tüm sevdiğim ve özlediklerime. Bu duyguyu severim. Güçlendirir beni yüreğimi genişletir. Herşeyde bulurum sonra seni. Güneş doğarken bulurum, batarken bulurum kahve fincanından aldığım bir yudumda uykumda hatıralarımda konuşmam bitince telefonumu kapattığımda. Suratsız komşularımla asansör sohbetlerini anlatırım sana alışverişe gittiğimde neyin güzel ve ucuz olduğunu anlatırım, okuduğum kitabın cümlelerini duyururum sen duymasan bile, kahvemi içerken yanıma oturturum ve bol bol gülümserim sana. Aldığın hediyeye bakarken hatırlarım seni bazen hiç olmadık zamanda düşersin aklıma. Bazen yüzünü bilmem ama hatırlarım bana hissettiklerini. Severim seni.
Yüzüne cismine, paylaştıklarımıza değil, isminin yanına dostluk, arkadaşlık sevgililik, tanıdıklık koymadan sadece içimdeki varlığınadır sana olan sevgim. Hissettiklerim büyür başkalarına yayarım senden sonra. Sonra herşeyi severim böyle böyle… Sen bunu bilmezsin belki de…

Seni sevmek varlığın için teşekkür etmektir. Varlığını bildiğimde güçlü olduğumu hissetmek ve herşeyi güzellikle başarabileceğimden emin olmaktır.

Seni sevmek güzeli çirkini iyiyi kötüyü bir bulmaktır. Hepsi aynıdır, hepimizin aynı olduğu gibi aslında…

Seni sevmek kocaman yüreğinde yerimi almaktır. Mutlu olmaktır orada mırıl mırıl, sütünü bekleyen kedi gibi…

Seni sevmek, karşıdan karşıya geçerken elimi tut istemektir. Sen buna şaşırıp,’ben yanımda biri olmadan karşıya geçemiyorum’ sansan da…

Seni sevmek dinlemektir seni sadece. Anlamaktan ve hak vermekten ziyade karşımda olduğun ve hissettiğin gibi kendinle konuşmana tanıklık edebilmektir sessizce…

Seni sevmek gönlünde misafir olarak ağırlanmaktır. En rahatından en keyiflisinden ve kendini en evinde hissettireninden…

Seni sevmek, bunu sana yaptım, bunu sana aldım derken, seni de mutlu etmek için delirmektir. Kendimi mutlu ederken seni de kattım demektir.

Seni sevmek başka bir katmanda tanıdık olduğumuzu bilmektir. Zamanların üstünde sevmektir sadece.’Kardeştik belki de’ diyebilmektir.

Seni sevmek konuşmalarımızın arasında aslında hiç söylenmeyeni keşfetmektir bazen. İçimi dolduran, yüreğime dokunan ve sözcüklere dökülemeyecek kadar gerçek olan…

Hatrımı sorduğunda merak edildiğimi bilmektir. Seni sevmek, sadece sevmektir, senin öğrettiğindir bana.

Seni sevmek çokca özlemektir sen hiç bilmesende özlendiğini. Eğer hissedersen bil ki, kollarım her zaman açıktır sana aslında..

Seni sevmek, sana saygı duymaktır ve bazen önünde eğilmektir. Ruhunun öğrettiklerine, kişiliğine ve özündeki güzelliğe…

Seni sevmek zamana bakmadan sevmektir bazen. Yıllara bakılır bıktım senden denir şakadan, ama her yeni gün, yeni başlanır sevgiyle, özenle arkadaşlığa…

Bazen o zaman kısacık gelir ama tanışıklığımız kısadır sadece. Biz birbirimizin hayatında yokken bile, sevmişizdir birbirimizi sanki…

Seni sevmek, masallarında dolanmaktır beraber. Kime benzediğini bilmeden belki de yanından geçtim az evvel…

Seni sevmek, çocuklaşmaktır çokca. Seviyorum seni yine gülümsettin beni demektir attığım kahkahada… Başım okşanır, verdiğin bir cevapla…

Seni sevmek, boynundaki incileri sevmektir. Onların sana ne kadar yakıştığını bilip, o diziden bir inci olmak ve seni izlemektir tüm günlük koşturmanda…

Seni sevmek, gülerken üzerine düşerek omzuna kafamı yaslayabilmektir. Senin kahkahanı da katmaktır kahkalarımın arasına…

Seni sevmek, kokunu hatırlamaktır. Bazen o bunu çok severdi diyebilmektir.

Var olduğunu bilmekten mutlu olmaktır. Orada bir yerde ekranın başında bir adım yada kilometrelerce uzakta bazen de kelimelerin arasında…
Mutlu olduğunu bilip daha çok mutlu olmaktır adına. Aklıma düştüğünde, iyi dileklerimi yollamaktır alacağını bilerek, gülümseyerek…

Zamansızlığından yakınırken, yapabileceğim birşey olup olmadığını sormaktır. “Benim elimi senin elin say” diyebilmektir, ellerimi-zamanımı- aklımı sana vermekten mutlu olmaktır rahatlaman adına…

Sana kısaltma isim takmaktır bazen, bazen de sana özel bir sevgi cümlesi uydurmaktır. İçimdeki isimsiz sadeliğine ulaşana kadar saçmalamaktır bazen. ‘Canım’ ve ‘hayatım’dan başka…

Sarılarak gösteremem anlatarak gösteremem öperek gösteremem sevgimi… Bu kadar sevgigösterilemez bunlarla…

Seni düşününce, gülümserim ben. İçim ısınır yüreğim genişler. Gözlerim dolar bazen. Varlığına şükrederim güçlenirim. Hep orada ol dilerim, bir gün olur da orada olmazsan bile teşekkür ederim, yine de seni sevmeye devam ederim.

Seni sevmek, bu yılda sonraki yıllarda da yeni tanışmış yada tarih çok eski olsa da hep aynıdır aslında… Sevgi bitmez, bir kez yaşanıldıktan sonra…

Şimdi teşekkür ediyorum sana…

Varlığın içimi doldurdu ve yine gülümsetti beni şu anda…

Kocaman sarılır sen bırakana kadar da bırakmazdım seni.

Eğer olsaydın burada..

 

http://www.sonsuzsifa.com/

Yaşasın Kitap Değişim Günü

image

14 Şubat Sevgililer Günü olması dışında, farklı Bir anlam daha ifade ediyor: Uluslararası Kitap Değişim Günü📕📗📘
.
Bu seneki kitap değişim gününü İyi Cüceler’de kutlayalım mı? Yetişkin ya da çocuk kitabı, eski ya da yeni hiç farketmez! Kitabını ve cücesini alan gelsin ☺️ İstanbul dışında olup üzülenler sizlere de bir önerimiz var. Herkese açık bir alana bir kitap bırakıp, onun hiç tanımadığınız biri tarafından alınıp okunmasını, elden ele dolaşmasın sağlayabilirsiniz.
Yaşasın Kitap Değişim Günü!

14 Şubat Pazar
15:00-18:00
Yaş: 7’den 77’ye ✌
Ve tabi ki ücretsiz ☺️

Android için WordPress ile gönderilmiştir